8 Mayıs 2013 Çarşamba

FİLİMDEN ŞİİRE


 “Lili” filmine ve bunun nasıl şiire dönüştüğüne bakalım.
       Lili kimsesiz, kalacak yeri bile olmayan on altı yaşında bir kızdır. Saf, tertemiz bir kalbi vardır Lili’nin:
“Yüzün ruhun kadar aydınlık ya Lili
 Gönlün soğuk sular güzel aynalar gibi ya Lili”
Lili hiçbir şeyi problem etmemekte, hayata bir yerinden tutunmaya çalışmaktadır. İnsanlara karşı hiçbir rezervi olmayan Lili, onlara sonsuz güven beslemektedir. Filmde bir kahraman Lili’yi şöyle tanıtır: “O küçük bir çan gibidir. Nasıl vurursanız vurun, o saf bir ses verir.”
       Tek umudu olan fırıncı akrabasının da ölmesiyle kimsesiz, ortalıkta kalan Lili, iş aramaktadır. İşsiz, bir parça ekmeğe muhtaç aç ve sefil gezinirken “Cabaret de Paris” adlı bir sirkte garson olarak iş bulur. Artık karnı doyacaktır:
“Ekmek ha bakkalın olmuş ha Cabaret de Paris’nin  Sen herhangi bir ekmek yiyeceksin işte Lili  Ekmek ne kadar Allah’ınsa Lili de o kadar Allah’ın Lili”

Lili sirkte garsonluk yaparken bir yandan da sihirbaz Marcus’un gösterilerini izlemektedir. Kutunun içinden çıkan mendilin şekilden şekile, renkten renge girmesini şaşkınlıkla, hayretle izlemektedir:
      “Anladın ya kutunun içinden çıkan mendil
         Olamaz Üsküdar’dan geçeriken bulduğun mendil”
        Ama garsonluğu beceremeyen Lili, “Cabaret de Paris”den kovulur. Tam intihar etmek üzereyken “Hey Lili!” diye bir ses duyar. Bu bir kukladır. Saf ve temiz bir kalbi olan Lili (kimine göre aptal) intihardan vazgeçer ve bu kuklalarla konuşmaya başlar. Sanki karşısında bir insan varmış gibi kuklanın sorduğu her soruyu cevaplar. Kuklaların canlı bir figürle birleşmesi sirkteki herkesin ilgisini çeker. Sirkteki insanlar hayretle bu kuklalarla konuşan kızı izlemektedir. Bu masum olayı sirk yönetimi hemen değerlendirir. Her gün bu “gösteriyi” tekrarlaması amacıyla Lili tekrar işe alınır. Artık her gün kuklalarla bu gösterisini sürdürmektedir. Bu arada Lili, sirkin sihirbazı Marcus’a çocukça bir aşkla bağlanmıştır. Ama Marcus, Lili’nin bu aşkına karşılık vermemektedir. Lili’ye Marcus değil, kuklacı (Pool) âşıktır. Ama bunu Lili’ye ifade edememektedir. Lili de bu durumu bilmemektedir. Kuklacı Pool, çevresiyle uyumsuz, kendisiyle barışık olmayan biridir. Ama perde arkasında Canavar, Bernardo, Margarit ve Havuç Saçlı adlı kuklalarıyla hayata direnmeye çalışmaktadır. Lili, perde arkasındaki Pool’u bilmediği için perde önündeki Pool’den nefret etmektedir. Oysa Lili’nin çok sevdiği kuklaları konuşturan Pool’dür. Günün birinde Marcus’un evli olduğunu öğrenen Lili, Cabaret de Paris’yi terk etmeye karar verir. Ortaya bir kez daha kuklalar (yani Pool) çıkar ve Lili’ye seslenirler: “Lili dur, hoşçakal bile demeden mi gideceksin. Bizi bırakma.”
“Demek bizi bırakıp gidiyorsun Lili
         Bizi öpmeden mi gideceksin Lili”
      Bu arada bir tilki olan Bernardo, Lili’ye bir kürk (tilki kuyruğu) hediye eder. Bernardo bu kürkü borçla almıştır ve eğer borcunu ödeyemezse karşılığında kendi kuyruğunu verecektir:
“Demek gideceksin arkana dönüp bakmayacaksın
Hangi kuş hangi şafakta ölecek görmeyeceksin
Öyleyse al bu kürkü bu veda kürkünü Lili
Tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü”
        Lili bu veda anında kuklalara içini dökmektedir: “Sizi seviyorum. Siz sanki hep kalbimden geçeni okudunuz. Ne düşündüğümü ne hissettiğimi hemen anladınız.”
“Bu kuklaların kukla olmadığı besbelli  Ne söyledilerse tıpıtıpına gerçek besbelli”
       Bu duygusal atmosferde, bu veda anında kuklalar Lili’ye sarılır. Lili birden bağırmaya başlar: “Ama canlarım benim, siz titriyorsunuz!” Evet, kuklalar titremektedir:
“Kuklalar titremesin ne yapsın
       Adam konuşmasını bilmezse ne yapsın
Kuklaların kukla olmadığı besbelli”
Sonunda bu kuklaların kukla olmadığı, onların arkasında elleri titreyen bir seven olduğunu anlar Lili. Evet, bunlar kukla değildir. Seven bir insanın duygularıdır, titreyen ellerdir. Her şeyi birbirine karıştıran Lili birden karşısında Pool’ü görür. Ve Lili bağırmaya başlar: “Bernardo ve Havuç Saçlı’ya sarılıp ağlıyorum. Onların sen olduğunu unuttum. Hangisi sensin söyle? Neden kuklaların arkasına sığınıyorsun. Kimsin sen?” Kuklacı (Pool) cevap verir: “O kuklalar benim. Ben Havuç saçlıyım: şefkatli ve akıllı. Aynı zamanda Canavarım. Sevilme ihtiyacı içindeyim. Ve Margarit: hassas, kıskanç ve kendine takmış biri. Bernardo’yum, bir hırsız: sözleri yalanlarla dolu bir fırsatçı. Bütün bu özellikleri kendimde topladım. Ve sonunda asıl kukla ben oldum.”
Kafası karışan Lili eline bavulunu alır ve sirkten ayrılır. Pool’ü terk etmiştir. Onu sonra, uzun bir yolda elinde bavulu bütün bu olanları düşünürken görürüz:
“Lili’nin çekip gideceği besbelli(...)
         Eline bavulunu alışı yollara koyuluşu yok mu”
Lili elinde bavulu yolda bir rüya görmektedir. Bu rüyada dört kukla (Bernardo, Margarit, Canavar, Havuç Saçlı) ile birlikte yolda yürümekte ve dans etmektedir. Ama her kukla sonunda kuklacı Pool’e dönüşmekte, onu saçlarından yakalayıp dans etmekte ve sonra da Lili’nin yanından uzaklaşıp kaybolmaktadır:
    “Çirkin adamın güzel adam oluşu yok mu         Yaklaşıp onu saçlarından yakalayışı
Uzaklaşıp yollarda yok oluşu yok mu”

Lili’nin dans ettiği her kukla kuklacı Pool’e dönüşünce, Lili durumu anlar. Aslında sevdiği şey kuklalar değil o kuklaları konuşturan Pool’dür. Hemen sirke geri döner:
        “Lili’nin dönüp geleceği  besbelli”
Lili telâşla koşa koşa sirke gelmiş Pool’ü aramaktadır. Pool’de kaldığı karavanının kapısındadır. Lili, Pool’ün boynuna atılır:
“Adam da tam o zaman kapıdan çıkmaz mı dışarı” Lili’nin adamın boynuna çocukça ve çılgınca atılışı yok mu”
Şair, masumiyeti ve “dilsiz” bir aşkı anlatan, filmi özetleyen şu dize ile bitirir şiiri:
         “Ben konuşmasını bilmem Lili”


NECİP TOSUN/ FİLM DEFTERİ/ DERGAH YAYINLARI


[1] Hasan Aydın, Sine-i Edebiyat, Kinema Dergisi, Sayı 1.
[2] Gustav Janouch, Kafka ile Konuşmalar, Bilgi Yayınevi, s. 88, 1966, Ankara
[3] Pasolini, Hepimiz Tehlikedeyiz, Şehir Yayınları, s. 34, 1992, İstanbul.
[4] Gaeton Picon, Seçme Şiirler (Jacques Prevert), Yön Yayıncılık, s. 13, 1993, İstanbul.
[5] Enis Batur, Kameranın İçindeki Şair, Ve Sinema, Sayı 2.

18 Ocak 2012 Çarşamba

YALOVA’ YA USUL USUL YAĞMUR YAĞIYORDU OĞLUMU BEKLERKEN

Oğlum hasretim,özlemim,vuslatım,umudum,gülen yüzüm,kalbimdeki sır,ellerimdeki mucize,imanımın kanıtı,sabrımın sonu,hamd edişimin ödülü,Nurum’un Nuru ben seni çok ama çok bekledim.Geleceğinin haberi bile yetti dünyamı aydınlatmaya hamd ettim şükrettim yüce Yaradana bu aciz bu günahkar kuluna bu kadar cömert oluşuna.Günler geçmek bilmedi oğlum, günlerce,haftalarca,aylarca bekledim bekledim sabır ettim.Sabır değimliydi Yusuf’u zindandan Yunusu balığın karnından çıkaran,sabır değimliydi Yunus Emre’yi dergaha aldıran.Sabır değimliydi beni bugüne getiren isyan etmemem şükretmem değimliydi.Daldaki meyve bile önce çiçeğe durmalıydı sonra çağla olmalı sonra gelişmeli ve olgunlaşmalı olmuyordu öyle hemen her şey,zahmetsiz rahmet olmuyordu.

Bekledik seni annenle Nurum’la bekledik.Konuştuk seninle hadi dedik oğlum gel gel artık seni çok özledik.Ben özledim annen özledi halaların özledi en çokta en çokta oğlum Talip babanla babaannen özledi birtanelerinin birtanesi geliyordu nasıl özlemesinlerdi.

Evet oğlum sen doğdun yağmurla doğdun rahmetle doğdun ben seni ilk gördüğümde ağladım oğlum çok ağladım bu bir mucize olmalı mucize sen bir mucizesin oğlum.Ben ağladım ,halan ağladı,talip baban ağladı.Sen çok güzel bir bebektin oğlum bembeyaz tenin siyah saçların ve annene benzeyen tavşan gibi yüzün hallerin savunmasızlığın acizliğin masumiyetin nasıl durabilirdik ki ağlamadan biz çok yaralıydık oğlum.

Sen dört günlüktün Yalova’ya usul usul kar yağdı uzun zamandan beri yağmayan karla geldin sen.Bende karlı bir kış günü gelmiştim dünyaya

Şansın bahtın açık olsun oğlum yüreğin merhametli iman dolu olsun.Sen benim Nurum’un Nurusun.Dünyama ışık oldunuz umut oldunuz Rabbim bizi dünya ahret birbirimizden ayırmasın(amin)

Oğlum Ali Talip’im Hoş geldin Seni çok seviyorum

                                                                                                                                     Baban

3 Mayıs 2011 Salı

http://www.hocalarim.com/?act=hoca&id=93838

25 Nisan 2011 Pazartesi

TEKRAR MERHABA

Evet sevgili dostlar blogspot'a erişim durdurulduğundan dolayı uzun zamandır görüşemedik.Bu arada yazamadığımı farkettim, uzunca bir zaman bende yüreğe erişimi durdurdum galiba .Raslantısal bir şekilde keşfettim erişim izninin verildiğini ve ben de açtım yüreğimi erişime haydi bakalım tekrar merhaba

                                                                                                   Mehmet Ali KÜRÜN

30 Aralık 2010 Perşembe

HUZUR MUTLULUK VE ‘NUR’

Bu sözcükler
bir sabah ezanı ile dökülmeye başladı bembeyaz boş temiz bir sayfaya.Ezan aleme
ve içime huzurla yayılırken ve ben Alemlerin rabbini , o güzeller güzelinin
yüceler yücesinin Aşkını düşünürken ;
Hiç ummadığın yerde
Birden açılır perde
Derman erişir derde
Dizeleri ile silkelenirken
İmam efendi ES-SALATU HAYRUN MİNENNEVM diyordu evet NAMAZ
UYKUDAN HAYIRLIDIR.
Namazda olanlar mı çoktu bu saate uykuda olanlar mı penceremden o küçük dünyama
açılan penceremden baktığımda uykuda olanların uykunun hayırlı olduğuna inananların
daha fazla olduğunu görebiliyordum üzülerek.Ben onlara üzülerek bakıyordum
onlar bana gülerek uyanıyordu beklide.
Onlar mutlu ben ise huzurlu idim
Peki huzur ne idi mutluluk ne idi ikisi bir arada olurmuydu acaba insanda yada
hangisinin olması diğerine göre daha iyi idi .Huzurum yerindeydi ama
mutluluğumu kim çalmıştı acep, namazın uykudan hayırlı olduğu bu saatte
sorularıma ara vererek, uykudan hayırlı olan namazımı eda etmek üzere yollandım
seccademe Beni kimsecikler okşamaz madem; Öp beni alnımdan,sen öp seccadem!
Ah ah yeri gelmişken üstadın şu dizelerine de dokunmadan geçemedim
Lafımın dostusunuz, çilemin yabancısı,
Yok mudur, sizin köyde, çeken fikir sancısı?
Evet sancılarım ve ben namaza doğru yollandık……
Ve Rabbine secde etmenin ona sığınmanın ona el açıp yalvarmanın yakarmanın
verdiği selamet ve sukunetle  penceremin o küçücük dünyama açılan penceremin önüne geldim tekrar kuşların zikrini dinlemek üzere açtım penceremi bu sefer. Sonrası mı? Sonrası ‘Nur’
Yüreğime inen Nur
(2.perdeJ )
Öylesine mi yazmalı insan içinden geldiği gibi ne gelirse aklına hatta küfür etmeli fütursuzca
öylemi? Hatta noktalama işaretlerini de kullanmamalı bağlaçları da ayırmamalı
bu kelimeyi doğrumu yazdım yoksa Türk dil kurumunu mu aramalı ne yapmalı ah ne yapmalı?
Yok olmaz yazmalı bu mutluluğu bu güzelliği bu sevinci paylaşmalı .Noktalamasız ,kuralsız
,bağlaçlar doğru yada yanlış, şapkası varmıydı bu harfin aman bu seferde
şapkasız çıksın,yok yazmalı yüreğime inen Nur sayfalarımı,dünyamı aydınlatmalı
Yaşadığın her şeyin yalan olduğunu ,çirkef olduğunu ,mutluluk peşinde koşmanın insanın
nasılda mutsuzluğa sürüklediğini kaderini değiştirmeye çalıştıkça batmaktan
kurtulmak için çırpındıkça nasılda daha çok kaderine koştuğunu,battığını,sevdiğini
sanmayı daha da acısı sevildiğini sandığını  
Ve öylesine yaşamayı seçmişken
Hiç ummadığın yerde
Birden açılır perde
Derman erişir derde
Dizelerine sığınırken
Dermanımı beklerken derdimle, Rabbim Nurunu gönderdi .Nur oldun, huzur oldun, derman oldun ,yarim oldun ,yarenim oldun sevdalım oldun, diğer yarım oldun, hatunum oldum, dünya ahret,eşim oldun. Hoş geldin Nurum hayatıma hoş geldin .Huzurum mutluluğum Nurum hoş geldin.Ne desem nasıl anlatmaya çalışsam yüreğimdeki Nur’u bilirim anlatamam .Konuşma özrüm den daha yoğun yazma özrüm bilirsin.Kuralsız noktalamasız 'da' ayrı yada bitişik mı'nın soru işareti nerde bilmiyorum .Ama seni çok seviyorum bildiğim tek ve en güzel şey bu.
Umutlarını yitirmemeli değil mi insan.

16 Eylül 2010 Perşembe

Cezmi ERSÖZ Ölürsem Beni Seninle Ararlar Şimdi

ÖLÜRSEM BENİ SENİNLE ARARLAR ŞİMDİ

Bırak biraz daha uyusun yabancı.
Merkezinde değilsin bu hayatın.
Temize çekilmezse hayatın, bil ki şehir seni sonsuza dek yenmiştir.
Onu gittiğin yerde hiç anmayacağına söz ver. Gittiğin yerin buradakinden farklı odluğunu düşünüyorsun; oysa gider gitmez anlarsın ömrün senden önce gitmiştir oraya. İçindeki yabacı senden önce…
Sen yanıtsız sorularından kaçarken o sorular ilk haliyle seni bekler. Burada, yaşadığım ve direndiğim şehirde ertelediğim her soru, gizlediğim her resim, daha derin bir yara, daha çözümsüz bir soru olarak karşına çıkar orada.
Ve sonra herkesin oynadığı oyuna sende katılırsın mutlu görünme oyunu bu her şey harikadır burada insanlar çok keyiflidir, doğa muhteşemdir. Sanki biraz çaba harcasan içindeki yabancıdan kurtulman an meselesidir. Yüzünü mutlu görünme oyununa göre ayarlarsın. Şaşarsın yüz kaslarının bu kadar değiştiğine... Ama zaman geçtikçe yüz kasların yorulur.
İçindeki acıyı saklayamaz olur eğlenceler aptalca olur ve boşluk doldurma çabasıdır.

Ağızlardan akan kanı saklayarak yaşayanlar.
Delice yaşamak isterken, içindeki bir ses o an, neden yaşıyorsun, diye sorunca, ona hiçbir yanıt bulamıyorum.
Aynı anda hem burada hem dünyanın her yerinde olmak istemem gibi bir şey bu. Hayat çok anlamsız çok bayağı ve boş derken belki de magazin dergilerindeki, sonsuza dek nasıl genç kalınır, Başlıklı yazıları büyük bir haz ile okuyorum. Gittiğim her yerde televizyonlar açık. Rengârenk kışkırtıcı, anlamsız, saçma, çekici görüntüler yüzüme ve ruhuma çarpıyor. Durmadan kirleniyorum, durmadan kışkırtılıyorum, durmadan arzu ediyor, lanet kusuyorum. Durmadan birilerini kırıyorum, durmadan özür diliyorum. Durmadan neyi ve niye özlediğimi düşünüyorum. Sınırda yaşıyorum. Her şeyden biraz yaşıyorum. Her yere gitmek isterken derinleşemiyorum. Bu hayatı ne kadar istesem de kulağımın dibindeki uğultu hiç dinmiyor. Hiç bir yere ait olmadığımı hissettiriyor sürgünlüğümü.

ÖLÜRSEM BENİ SENİNLE ARARLAR ŞİMDİ


İşte o zaman, sevgili diye, hayat diye baktığınız her boşluğu artık sizin o yaralı bendiniz doldurur. Nereye, hangi kalabalık şehre gitseniz peşinizden o ıssız o karanlık ormanınızı birlikte götürürsünüz. Nereye gitseniz kendinizi orada kaybolmuş hissedersiniz.

          Sevgili yeğenim Ünal GİRGİN'e paylaşımından dolayı teşekkür ediyorum.Cezmi ERSÖZ'ün insanı en hassas yerinden yakalayan o şahane cümlelerinin arasında kaybolmak, dağılmak, ağlamak ve belkide tekrar toparlanmak için okunası güzel bir kitap

13 Temmuz 2010 Salı

Mehmet Ali KÜRÜN Yağmur

                                                        YAĞMUR
''Yağmur''
Bir adında
Deyip!Bitiriyorum her dizeyi
Ne zaman geleceği
belli olmayan
Ama gelen....
Ben ise?
Daima bekleyen
Toprak!
Yani topraktan gelen

                                                                       Mehmet Ali KÜRÜN

11 Temmuz 2010 Pazar

Mehmet Ali KÜRÜN Kan Sıcak Kar Soğuk

Sevgili dostlar Şimdiye kadar hiç şiirlerimi paylaşmadım sizlerle fakat bu şiirimi sevgili yeğenim Ünal GİRGİN'in teşviki ile paylaşıyorum umarım beğenir ve beni bundan sonrası adınada şevklendirirsiniz.
Evet şiirim:


                                                       KAN SICAK KAR SOĞUK
Yıl Bin dokuz yüz yetmiş dokuz
Aralık yirmi sekiz
Dışarda kar

Bir Çığlık!
Evde sevinç
Bekliyor dışarda koç
Kar ağzını açmış bekliyor
Kan
Kan sıcak kar soğuk
İyi geliyor ikisi de birbirine
Ninem kapıda bekliyor
Önce kız diyor Babam
Sonra diyor erkek
Benim oğlum var
Kolum kanadım var
Benim de artık bir dağım var
Nereden bilsin o dağ çok karlı
Unuttu mu acaba ?
Karlı bir günde geldiğimi dünyaya
Bitmeyen bir şiirdir yaşam
Bu şiirde bitmiyor aslında
Ama; kimse bilmeyecek gerisini...
                                                                              Mehmet Ali KÜRÜN

30 Haziran 2010 Çarşamba

Mehmet Ali KÜRÜN -Seninle Sevdim Bu Şehri

                                               SENİNLE SEVDİM BU ŞEHRİ
Yaş otuz beş yolun yarısı etmese de henüz, otuz da anlıyormuş insan yarımın ne demek olduğunu. Elimizde bir elma var ortadan ikiye böldüğümüzde kalan her parça yarım öyle mi? Bu parçalardan birini ben yedim geriye ne kaldı diğer yarım mı? Hayır, Onu da Havva yedi
Baştan sona anlatmak kolay da asıl mesele sondan başa doğru anlatmak olsa gerek. Birden ona kadar saymayı öğrenirsin önce, ondan bire inmeyi değil. Buradan anlamalısın aslında sondan başa doğru gitmenin zorluğunu. Tersine çeviremiyor insan kaderini çok ama çok istese de. İstersen sondan başa git, istersen baştan sona varırsın tekrar kendi yalnızlığına
İstemediğin yerde istemediğin şekilde aslında ne istediğini bilmez bir halde başlar bu hikaye sen baştan sona dinlerken, ben sondan başa anlatayım yada diğer yarımı ararken, seni bu şehirle tanıştırayım.
Bu şehir çılgın bu şehir artık benden bile deli bu şehir çıkmış çileden, ben tam ile yarım ayrımını yapmaya başladığımdan beri
Dilini bilmediğim, dinini bilmediğim, havasını soluyamadığım bir denizine yandığım ah bir denizine, bu şehirde bir ben vardım birde yalnızlığım. Kopuşlarım oldu, gidişlerim oldu, kahırlı gidişler, hüzünlü gelişler otobüs terminallerinde yazılmış güzel cümleler, fakat beğenmeyişler. Bazen Bolu’da, bazen Pozantı’da, bazen Kırşehir, bazen Antep, bazen Maraş, bazen Adana, alamadı hiçbiri İstanbul’umu benden, mavi gözlü devşirme güzelimi alamadı. Her yolun sonu o, her yolun başlangıcında o vardı
Git dedi o gelme buralara git sensiz kalsam da ayrı kalsak da her yolcu edişte beni, ağlasak ta beraber git dedi İstanbul’um bana git ben dayanırım ayrılığa, git buralar örecek başına bir çorap git, uykulu gözlerle geldin buralara git, sarı laleler senin bildiğin sarı laleler değil artık git .Gittim ama yine kendi kaderime gittim .Ağladık mavi gözlü sevgilimle o tüm ihtişamıyla o vakur duruşuyla o gelen herkese yeni bir umut vaat edişiyle kaldı bir kenarda .Ben ben ise İstanbul sevdası ve ona varamamanın acısını gömdüğüm kitaplarla .Bir şehre gidememekle başladı asıl serüven Kayseri çarşısında .Pastırma koklarken kitap bulmak ancak bende olur zaten.Hani İstanbul dan da bir farkım yok gibiydi İsyan günlerinde Aşkı okurken.Kimi zaman insan yüreği kapıdan geçen herkesi kabule hazır ucuz bir meyhane gibidir diyordu ya hem İstanbul’un hem benim halim tamda bu haldi galiba .Kapıdan geçen herkesi alıyorduk içeri ve yerleşip kalıyordu içimizde bir yerlerde söküp atamıyorduk içimizden söksek de acısı kalıyordu. Ermişi okuyordum eremiyordum aydınlığa. Şizofren aşka mektupla pul olamasam da zarfa, pul pul dağılıyordum sevdasıyla. Ayhan Hünalp’le balkonda bekliyordum yarin rüzgarla gelecek olan kokusunu Erciyes’in kar kokusu geliyordu tüm soğukluğuyla ve ürpertiyordu yüreğimi titretiyordu beynimi döndürüyordu gerçeğe yarin teri bulaşmış ellerimi koklamanın verdiği mutluluğu anımsatıyordu ılık ılık oluyordu yüreğim soğuğa inat ve bakıyordum ellerime boştu ellerim bir sigara yakmanın ve Erciyes’e doğru tellendirmenin sırasıydı şimdi yarin ter kokusuna inat .Daha bir derin çekiyordum dumanı ciğerlerime daha bir küfrediyordum Erciyes’e doğru sövüyordum İstanbul ‘a derken başlıyordum şiir okumaya
Herkes perdelerini çeker geceleri
Benim perdelerim
Benim pencerelerim yok ki


Diyordum.


Maviyi nişanlıyordum sonra tetik düşmüyor mavi ölmüyordu
Ben ölüyordum ben ,sen yaşarken ben ölüyordum sen yaşamak isterken ben ölümü özlüyordum hem de yaşamak istemezken delice. Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalarken, yıllar birbirini kovalamayı bırakmış birbiriyle yarışırken Kayseri’den gönderiyordu beni kader sevdiğime mavi gözlü güzel sevgilime ve kavuşuyorduk artık İstanbul’umla sonunda çağırdı beni gel dedi gel mutlu olmayacaksın benimle ama gel. Olmayacağını, yürümeyeceğini, devam etmeyeceğini sonunun olmadığını bilsen de gidersin bazen sevdiğine sevgi gitmektir bazen, bazen kalmak, bazen de susmak sadece susmak ve seyreylemek olan biteni ve kabullenmektir olanları olacakları. İstanbul’uma da kavuşmuştum artık ama eksik olan bir şeyler vardı. Yârin ellerinin ter kokusu gibi kokan ama olamayan sanki hemen yanı başında ama yok.
..........................................................................................................................
..........................................................................................................................
Bu nokta noktalarda ne mi? Ben varım, hayatım var, anlamlarım ve anlamsızlıklarım var. Acılarım var mutluluklarım var, hüzünlerim var aşklarım var sevdiğim ve sevdiğimi zannettiklerim var, Melekler var şeytanlar var, nankörler var, dostlar var, kahpeler var kahpeleşenler var, yalanlar var riyalar var dürüstlük var, cesaret var, korkularım var, satanlar var satılanlar var, ettiğini çekecek olanlar var, çekeceklerim var, değer verdiklerim var pul kadar değeri olmayanlar var, çok şey var aslında çok şey var. Umarım kalemimin keskinliği zamanla beraber artar ve ben de cesaretimi toplayarak yazabilirim noktalı kısımları. Şimdilik siz ekleyin oralara benden, kendinizden, onlardan güzel veya kötü, komik veya ağlamaklı bir şeyler.
Ben seninle sevdim bu şehri derken. Yazıma bu şehirle ve seninle başlarken seni ve kendimi anlattığımı zannederken, bir de baktım ne sen varsın bu şehirde, ne de bu şehir. Yazımda yok ben de yokum.
Bir rüya olsaydın keşke…………Tabiri olmayan
                                                                                              Mehmet Ali KÜRÜN

13 Haziran 2010 Pazar

Mehmet Ali KÜRÜN AĞLAMAK

                                                 AĞLAMAK

Bir sen duy ,bir sen anla, bir sen gör istiyordum nasıl bir enkaz bıraktığını bu şehirde.Bir sen in istiyordum yüreğimin derinliklerine, yazıyordum ağlayarak ama bir farkla gözyaşlarım kağıda dökülüp dağıtmıyordu mürekkebi , dökülüyordu klavyenin tuşlarına .

Ben sen anla beni ,şimdi anla, bari anla ,ne olur anla diyerek yazarken ,senin dışında her can ulaşıyordu bana ,sen yine ulaşamıyordun ,sen yine okuyamıyordun beni, sen yine dünyanın peşinden, bitecek olanın izinden, bitmiş olanın sevgisinden güç alıyordun. Sevgi neydi senin için ,ne demekti güç ne demekti, karar almak ne demekti ,sen sen misin sen nesin ,sen kimsin,kiminlesin,kimin içinsin sen sana ait misin aslında var mı bir sahibin senin.Sahibini hatırla!!!
Aslında yoktun sen ama ben mi var etmiştim seni ve sen sen yok olmayı mı seçmiştin var olayım derken?
Ne cahildim dünyanın rengine kanmıştım ,ne hayale aldanıp boşa yanmıştım nede seni ilelebet benim sanmıştım ben bana ait değilken ,ama sen bir ‘ben’in peşinden var olmayı isterken delice yokluğa sürüklendin habersizce ,ben yandım yandım ben beklide buna yandım, ben sana yandım ,sen sana yanmadın sen canını yaktın suçu bana attın ve ben sevdiklerimle ağladım
Evet şimdi de sevdiklerimle ağlıyorum ben yazarken ağlıyorum onlar okurken ağlıyor bana ağlıyor sana ağlıyor, kendine ağlıyor ,Rabbine ağlıyor Rabbine verdiği söze ağlıyor ,sözünü tutamadığına ağlıyor onu unuttuğuna ağlıyor,Rahmetini ,sevgisini hak etmediğine ağlıyor,kulluk yapamadığına nankörlüğüne ağlıyor ama ağlıyor.Sen ne yapıyorsun bilmiyorum ama biz ağlıyoruz
Ağlamak Allaha ulaşmanın en kolay ve en güzel yollarından biri ,ağlamak yürek işi ,ağlamak merhamet ,ağlamak sevgi ,ağlamak vuslat ,ağlamak hasret, ağlamak adem ,ağlamak Havva, ağlamak Yusuf ile züleyha ,ağlamak zindan ,ağlamak kuyuda Yusuf ,ağlamak çölde mecnun , ağlamak bir olmak birlikte olmak,pişmanlık ağlamak, sevinç ağlamak, taş değil, kalp değil, yürek taşımak ağlamak ,Seyr-i Sülukta merhale ağlamak ,umut ağlamak var olmak ağlamak
Ağlamak dururken koş bakalım o halde gülmenin peşinden
Kim güle kim ağlaya
Bu yazım sana mı? Yok inan sana değil .Yeminle sana sana değil bu yazım,sana olmamalı zaten sen anlamazsın bu garip sözlerden sen bilemezsin yüreği ,biz yürek sen kalp taşıyorsun biz ağlamanın sen gülmenin peşindesin, biz cennetin sen dünyanın ,biz Kevser sularından kana kana içmenin sen kadehlerin verdiği dayanılmaz hafifliğin peşindesin.
Peki kime mi bu yazı
Üç beş tane Rabbini seven Rabbine verdiği sözleri unutmamaya çalışan ,dünyanın bir oyundan bir zindandan bir sınavdan başka bir şey olmadığını kavrayan ve anlayan nefsine biat etmemeye çalışan Allah var gam yok düsturu ile yaşamaya çalışan beni seven beraber ağladığımız beraber zehrimizi akıttığımız, kelimelerde sözlerde buluştuğumuz üç beş yürekli insana
Evet güzel yürekli can yoldaşlarım sizlere bu yazım inanın sizlere.
Ne mutlu ağlaya bilene ne mutlu seve bilene ne mutlu sevmeyi bilene ve ne mutlu bunları bize bildiren sevginin aşkın kaynağı Rabbini bilene

                                                                                           Mehmet Ali KÜRÜN