25 Mayıs 2010 Salı
Bülent Akyürek Kadınlar Üzerine Ahmet Abi'nin Gözünden Kaçanlar
Konumuz kadın olunca sevgi yada günümüzün içi boşaltılmış yüce kelimesi olan aşk ile başlayalım istedim. Aşk değil mi? Erkeğin yalnızlıktan kurtulmak için yürüdüğü yolda yapayalnızlığıdır aslında. Kadının istediklerini karşılamak için kan ter içinde koşturup baş kaldıran organını susturma gayesi ile çırpınırken bulduğu şeytani hiledir" diyor Bülent Akyürek yada " aşk başka bir vücutta kendini sevmektir" biz kendimizi sevelim ki önce ,aşık olabilelim bir başkasına
aşık olduk ilişkimiz nasıl ilerliyor. Ahmet abiye soralım mı? birde evet başka bir vücutta kendimizi sevince onda ortak noktalar arama ihtiyacı hissediyoruz sonra yada kendimizden ödün vererek ortaklaşmak istiyoruz vee devam ediyor Bülent Akyürek diyor ki; Bülent "senin iyi bir adam olman kadının kötülüğünden kaynaklanıyordur ayrıca " cennetin biricik anahtarı bu dünyada kadınların şerrinden kurtulmaksa cennetin kadınlarla dolu olmasını ikinci bir sınav olarak mı algılamak gerek " kadınlar şer mi şeytan mı bunlar kitapta gizli arkadaşlar.Sivri dilli, asi,manyakça yürekli ,ciddi ciddi okurken kitabı kahkahayı patlattıran ve herkesin size bakmasını sağlayan onun yazmadaki rahatlığının okuyana da sirayet etmesi ile amaaan baksınlar gülcem valla (gülücük)dedirttiği sevgili abimiz Bülent Akyürek daha neler demiyor ki arkadaşlar sevgili kadınlara . Şu iki cümle ile bitirmek istiyorum "kadını var edende hiçleyende erkek gözleridir" ve " aşkını bir erkeğe veremeyen bir kadın herkesin o…….u olma yolunda adım adım ilerliyordur"
Ünal GİRGİN
20 Mayıs 2010 Perşembe
Neden Mutlu Olamıyoruz?
Bundan on sene önce hayata dair neydi hayalleriniz?
Unutmuşsanız hadi beş sene önceyi hatırlayın.
Nasıldı hayalleriniz beş sene önce..?
Neler vardı o hayalinizin içinde ya da kimler?
Neler yapacak, nerelerde olacaktınız, kimlerle..?
Siz de mi hayallerinizi yıktıkları kanaatindesiniz; kendi sorumluluk ve bu duruma sebebiyet veren duruşunuzu hiçe sayarak..?
Hep kötülük elden, her iyilik ve lütuf senden miydi yani?
Peki nelerdi hayalleriniz;
Bir ömür sevdiğinizle beraber olmak…
Evlenmek yuva kurmak, okulu bitirmek, kiradan kurtulup ev sahibi olmak...
Sonra araba almak, çoluk çocuğa karışmak varsa evlendirmek…
Askere gidip gelip iş kurmak, işe girmek…
Belki de zayıflamak, yurt dışına çıkmak, terfi almak vs vs vs.
“Başımızı sokacak bir evimiz olsun da” diye başlıyor en masum isteklerimiz, sonra
“Ayaklarımızı yerden kesecek bir arabaya sahip olmak” diyerek devam ediyor…
Hatta çok idealist ve kendi hayatını kendi elinde zannedenler, beş yıllık kalkınma planı gibi beş yıllık kariyer planını çiziyor…
“Sonunu düşünen kahraman olamaz” sloganını cebimde tutarak yürüyorum şimdi…
Gecekondu ya da diğer adıyla müstakil evde oturanların çoğunun hayalidir bir apartman dairesine çıkmak…
Apartman dairesine çıktıktan bir müddet sonra da -belki de eskiye hasretten- biraz para bulup müstakil bahçeli bir eve çıkmak, kedi köpek beslemek daldan elma koparmak, domates yetiştirmek…
Müstakil ev ile villa arasındaki tek fark gösterişten ibaretken, hangisinde daha mutluyuz peki?
Hayal kurarken mi, hayalleri gerçekleştirirken mi?
Nişanlıyken mi daha mutluyuz üç beş senelik evliyken mi?
İşe girerken mi mutluyuz yoksa işin içindeyken mi?
Evet ‘ayağımızı yerden kesen bir araba olsun yeter’ deriz, ayağımız yerden kesildiği andan itibaren sıfır araba alma hayali, sonra da en büyüğünden bir tane…
Peki hangisinden daha haz aldık?
İlk arabadan mı sıfırından mı?
Aman “maaşlı sigortalı” bir iş olsun da ne olursa olsun diyerek çıktığımız hayat yolunda işi bulduğumuzun senesinde o maaşı biraz da küçümseyerek “karın tokluğuna yaşıyor hatta yaşamıyor sürünüyoruz” demedik mi?
Çiğ süt emmekle alakası var mı bilmem ama kanaatkâr olamamamızı ne ile ifade edebiliriz ki! Hep daha iyisini bulduğumuzda daha da iyisinin olacağı kaçınılmazken üstelik …
Kanaatkâr değiliz, çünkü insanız ve gözümüzü bir avuç toprak doyuruncaya kadar da açız maddi-manevi…
Hayallerimizin gerçekleşenini unuttuk bile;
Gerçekleştiremedikleriniz ise hep içimizde bir ukde…
Nasıl diyordu Behçet Necatigil;
Çölün ortasında
Birkaç damla suya
Hasret çekeriz…
Geminin bordasında
Gözlerimiz yatar pusuya
Sahil bekleriz…
Bulutsuz gök boşluğunda
Ellerimiz uzanır duaya
Yağmur isteriz…
Sudan uzakta susuz
Suyun içerisinde huzursuzuz,
Bütün bir ömür boyu
Gözyaşıyla doluyuz.
Bedirhan Gökçe
Unutmuşsanız hadi beş sene önceyi hatırlayın.
Nasıldı hayalleriniz beş sene önce..?
Neler vardı o hayalinizin içinde ya da kimler?
Neler yapacak, nerelerde olacaktınız, kimlerle..?
Siz de mi hayallerinizi yıktıkları kanaatindesiniz; kendi sorumluluk ve bu duruma sebebiyet veren duruşunuzu hiçe sayarak..?
Hep kötülük elden, her iyilik ve lütuf senden miydi yani?
Peki nelerdi hayalleriniz;
Bir ömür sevdiğinizle beraber olmak…
Evlenmek yuva kurmak, okulu bitirmek, kiradan kurtulup ev sahibi olmak...
Sonra araba almak, çoluk çocuğa karışmak varsa evlendirmek…
Askere gidip gelip iş kurmak, işe girmek…
Belki de zayıflamak, yurt dışına çıkmak, terfi almak vs vs vs.
“Başımızı sokacak bir evimiz olsun da” diye başlıyor en masum isteklerimiz, sonra
“Ayaklarımızı yerden kesecek bir arabaya sahip olmak” diyerek devam ediyor…
Hatta çok idealist ve kendi hayatını kendi elinde zannedenler, beş yıllık kalkınma planı gibi beş yıllık kariyer planını çiziyor…
“Sonunu düşünen kahraman olamaz” sloganını cebimde tutarak yürüyorum şimdi…
Gecekondu ya da diğer adıyla müstakil evde oturanların çoğunun hayalidir bir apartman dairesine çıkmak…
Apartman dairesine çıktıktan bir müddet sonra da -belki de eskiye hasretten- biraz para bulup müstakil bahçeli bir eve çıkmak, kedi köpek beslemek daldan elma koparmak, domates yetiştirmek…
Müstakil ev ile villa arasındaki tek fark gösterişten ibaretken, hangisinde daha mutluyuz peki?
Hayal kurarken mi, hayalleri gerçekleştirirken mi?
Nişanlıyken mi daha mutluyuz üç beş senelik evliyken mi?
İşe girerken mi mutluyuz yoksa işin içindeyken mi?
Evet ‘ayağımızı yerden kesen bir araba olsun yeter’ deriz, ayağımız yerden kesildiği andan itibaren sıfır araba alma hayali, sonra da en büyüğünden bir tane…
Peki hangisinden daha haz aldık?
İlk arabadan mı sıfırından mı?
Aman “maaşlı sigortalı” bir iş olsun da ne olursa olsun diyerek çıktığımız hayat yolunda işi bulduğumuzun senesinde o maaşı biraz da küçümseyerek “karın tokluğuna yaşıyor hatta yaşamıyor sürünüyoruz” demedik mi?
Çiğ süt emmekle alakası var mı bilmem ama kanaatkâr olamamamızı ne ile ifade edebiliriz ki! Hep daha iyisini bulduğumuzda daha da iyisinin olacağı kaçınılmazken üstelik …
Kanaatkâr değiliz, çünkü insanız ve gözümüzü bir avuç toprak doyuruncaya kadar da açız maddi-manevi…
Hayallerimizin gerçekleşenini unuttuk bile;
Gerçekleştiremedikleriniz ise hep içimizde bir ukde…
Nasıl diyordu Behçet Necatigil;
Çölün ortasında
Birkaç damla suya
Hasret çekeriz…
Geminin bordasında
Gözlerimiz yatar pusuya
Sahil bekleriz…
Bulutsuz gök boşluğunda
Ellerimiz uzanır duaya
Yağmur isteriz…
Sudan uzakta susuz
Suyun içerisinde huzursuzuz,
Bütün bir ömür boyu
Gözyaşıyla doluyuz.
Bedirhan Gökçe
4 Mayıs 2010 Salı
Benden Anlamadın Şiirden Anla-Can Yücel
Benden anlamadın şiirden anla
Senin gülüşünle yaşadığımı
Akşamı ettiğim senden kalanla
Sabaha seninle başladığımı
Benden anlamadın şiirden anla
Ben seni sevdim mi? Sevdim, öyle ya
Bir çizgiye vardım seninle beraber
Ve bir gün orada yitirdim seni
Ben seni sevdim mi?
Sevdim, ya sen beni?
???????????????????
:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
Senin gülüşünle yaşadığımı
Akşamı ettiğim senden kalanla
Sabaha seninle başladığımı
Benden anlamadın şiirden anla
Ben seni sevdim mi? Sevdim, öyle ya
Bir çizgiye vardım seninle beraber
Ve bir gün orada yitirdim seni
Ben seni sevdim mi?
Sevdim, ya sen beni?
???????????????????
:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
Etiketler:
anlamadın,
anlayamazsın,
can yücel
Can Yücel Evet Sevgili
EVET SEVGİLİ....
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu...
Kim uzanmak isterdi ince parmaklarına...
Mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer !!!
O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler...
Arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer...
Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile
En güzel yerde başlatılsaydı eğer...
Utanılacak bir şey değildir ağlamak
Yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer...
Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık
Çalınan birinin kalbiyse eğer...
Korkulacak bir yanı yoktur aşkların
İnsan bütün derilerden soyunabilseydi eğer...
O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses
Hiçbir zaman duyulmasaydı eğer...
Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar
Kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer...
Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla
Öylesine delice bakmasalardı eğer...
Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de
Kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer...
Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin
Son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer...
Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman
Meydan savaşlarında korkular aşkı ağır yaralamasaydı eğer...
Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman
Beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer...
Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla
Tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer...
O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi
Yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer...
O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar
Son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer...
Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri
Her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer...
Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de
Dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer...
Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel
Namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer...
Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından
Dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer...
Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de
Sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer...
Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine
Kulağına okunacak biri olsaydı eğer...
İnanmak mümkün olmazdı
her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de
Kartvizitinde 'onca ayrılığın birinci dereceden failidir' denmeseydi eğer...
Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar
İhanetinden onlar da payını almasaydı eğer...
Issızlığa teslim olmazdı sahiller
Kendi belirsiz sahillerinde
amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer...
Sen gittikten sonra yalnız kalacağım....
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da...
Ya canım ellerini tutmak isterse !!!
Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu...
Kim uzanmak isterdi ince parmaklarına...
Mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer !!!
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu...
Kim uzanmak isterdi ince parmaklarına...
Mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer !!!
O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler...
Arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer...
Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile
En güzel yerde başlatılsaydı eğer...
Utanılacak bir şey değildir ağlamak
Yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer...
Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık
Çalınan birinin kalbiyse eğer...
Korkulacak bir yanı yoktur aşkların
İnsan bütün derilerden soyunabilseydi eğer...
O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses
Hiçbir zaman duyulmasaydı eğer...
Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar
Kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer...
Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla
Öylesine delice bakmasalardı eğer...
Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de
Kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer...
Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin
Son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer...
Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman
Meydan savaşlarında korkular aşkı ağır yaralamasaydı eğer...
Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman
Beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer...
Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla
Tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer...
O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi
Yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer...
O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar
Son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer...
Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri
Her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer...
Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de
Dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer...
Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel
Namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer...
Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından
Dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer...
Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de
Sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer...
Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine
Kulağına okunacak biri olsaydı eğer...
İnanmak mümkün olmazdı
her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de
Kartvizitinde 'onca ayrılığın birinci dereceden failidir' denmeseydi eğer...
Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar
İhanetinden onlar da payını almasaydı eğer...
Issızlığa teslim olmazdı sahiller
Kendi belirsiz sahillerinde
amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer...
Sen gittikten sonra yalnız kalacağım....
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da...
Ya canım ellerini tutmak isterse !!!
Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu...
Kim uzanmak isterdi ince parmaklarına...
Mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer !!!
24 Nisan 2010 Cumartesi
İnsan Özünde İyi(mi)dir? Mehmet Ali KÜRÜN
İnsan özünde iyi(mi)dir.
Yıllarca inandım insan özünde iyidir sözüne
Bir kez daha sordum bu soruyu kendime .Cevap mı? Bakınız aşağıda.
İnsan özünde kötünün ta kendisidir
Kötü az bile kalır insanın yanında
Önceleri alırsın geçmiş fotoğrafları karşına ne kadar yaşlandığının hesabını yaparsın
Baktıkça daha uzun süre yaşlanmaktan ziyade suratındaki masumiyetin gittiğini ama bunun sana yaşlılık gibi geldiğini fark edersin yüreğin varsa ve enaniyetini yenebildiysen, en azından yenmeye çalışıyorsan.
Etrafına bakarsın sonra yakın çevrene insanlara içinde bulundukları hallere daha sonra bulunduğun şehre,ülkene ve dünyaya ve ne görürüsün biliyor musun? Hep ben ben ben diyen mahluklar.Acı ,gözyaşı,şükürsüzlük,edepsizlik, nankörlük,aşk diye aşkı satanlar,chatte aşık olanlar, aldatanlar ,öldürenler ,ölenler,hiç ölmeyeceğini sananlar,bir bok olmayıp kendini bir bok sananlar ve ben bilirim her şeyi ben bilirim diyip bir bok bilmeyen cahil cühelalar,
Hepsinden önemlisi Yaratıcısını ve ona karşı görevlerini unutanlar,şeytana uymuyor artık insan neden mi? Çünkü şeytan hafif kalır yanlarında ,şeytanlaştı insanlar.
Ne olursan ol gel öylemi .Hadi len günümüz süper Türkçesiyle bir daha hadi len gelme ne olursan ol gelme bu hümanist ayaklarla yediniz insanın özündeki iyisini .Senin kalbin temizdi değimli ama arkadaşım kusura bakma unutmuşum
Aaaa deme öyle insan özünden iyidir diiimii?
Siz ne dersiniz bu duruma ey insanlar
İnsan özünde iyimidir?????????????
(Ne çok şey yazabilirim sizlere, ama yazmasam daha iyi olacak sanki )
İyi insanlar özünü koruyabilen iyi insanlar affınıza sığınıyorum .Söz meclisten dışarı unutulmasın sakın.Eyvallah tüm iyi insanlar .Rabbine verdiği sözü unutmayan iyi insanlar.Bağışlayın bu kardeşinizi yürek patlaması yaşıyorum galiba.Biraz kül biraz duman bırakacak elbet.
Mehmet Ali KÜRÜN
Yıllarca inandım insan özünde iyidir sözüne
Bir kez daha sordum bu soruyu kendime .Cevap mı? Bakınız aşağıda.
İnsan özünde kötünün ta kendisidir
Kötü az bile kalır insanın yanında
Önceleri alırsın geçmiş fotoğrafları karşına ne kadar yaşlandığının hesabını yaparsın
Baktıkça daha uzun süre yaşlanmaktan ziyade suratındaki masumiyetin gittiğini ama bunun sana yaşlılık gibi geldiğini fark edersin yüreğin varsa ve enaniyetini yenebildiysen, en azından yenmeye çalışıyorsan.
Etrafına bakarsın sonra yakın çevrene insanlara içinde bulundukları hallere daha sonra bulunduğun şehre,ülkene ve dünyaya ve ne görürüsün biliyor musun? Hep ben ben ben diyen mahluklar.Acı ,gözyaşı,şükürsüzlük,edepsizlik, nankörlük,aşk diye aşkı satanlar,chatte aşık olanlar, aldatanlar ,öldürenler ,ölenler,hiç ölmeyeceğini sananlar,bir bok olmayıp kendini bir bok sananlar ve ben bilirim her şeyi ben bilirim diyip bir bok bilmeyen cahil cühelalar,
Hepsinden önemlisi Yaratıcısını ve ona karşı görevlerini unutanlar,şeytana uymuyor artık insan neden mi? Çünkü şeytan hafif kalır yanlarında ,şeytanlaştı insanlar.
Ne olursan ol gel öylemi .Hadi len günümüz süper Türkçesiyle bir daha hadi len gelme ne olursan ol gelme bu hümanist ayaklarla yediniz insanın özündeki iyisini .Senin kalbin temizdi değimli ama arkadaşım kusura bakma unutmuşum
Aaaa deme öyle insan özünden iyidir diiimii?
Siz ne dersiniz bu duruma ey insanlar
İnsan özünde iyimidir?????????????
(Ne çok şey yazabilirim sizlere, ama yazmasam daha iyi olacak sanki )
İyi insanlar özünü koruyabilen iyi insanlar affınıza sığınıyorum .Söz meclisten dışarı unutulmasın sakın.Eyvallah tüm iyi insanlar .Rabbine verdiği sözü unutmayan iyi insanlar.Bağışlayın bu kardeşinizi yürek patlaması yaşıyorum galiba.Biraz kül biraz duman bırakacak elbet.
Mehmet Ali KÜRÜN
22 Nisan 2010 Perşembe
Sezai Karakoç Mona Roza
MONA ROZA
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller
Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar
Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek...
Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ellerin, ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi
Ellerinden belli oluyor bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin, ellerin ve parmakların
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Saat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Akşamları gelir incir kuşları
Konar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ahh! beni vursalar bir kuş yerine
Akşamları gelir incir kuşları
Ki ben Mona Roza bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar su kenarında
Ki ben Mona Roza bulurum seni
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım uymaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Artık inan bana muhacir kızı
Dinle ve kabul et itirafımı
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı
Artık inan bana muhacir kızı
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Altın bilezikler o kokulu ten
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
Bir tüy ki can verir bir gülümsesen
Bir tüy ki kapalı gece ve güne
Altın bilezikler o kokulu ten
Mona Roza siyah güller, ak güller
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!
Mona Roza siyah güller, ak güller
Sezai KARAKOÇ
Etiketler:
anla beni muhacir kızı,
gönlümden geçen şiir,
mona roza,
SEZAİ KARAKOÇ
8 Mart 2010 Pazartesi
AĞA CAMİİ NAZIM HİKMET
AĞA CAMİİ
Havsalam almıyordu bu hazin hali önce
Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!
Böyle sokaklarda ki, anası can verirken,
Işıklı kahvelerde kendi öz evladı var...
Böyle sokaklarda ki, çamurlu kaldırımlar,
En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini,
Üstünde orospular yükseltiyor sesini.
Burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,
Yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor.
Kendi elemim gibi anlıyorum ben bunu,
Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu
Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen
Bir teselli bulurdun ruhumu görebilsen!
Ey bu caminin ruhu: Bize mucize göster
Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer
Bir gün harap olmazsa Türkün kılıç kınıyla,
Baştan başa tutuşsun göklerin yangınıyla!
Nazım Hikmet
Nazım'ın yoksaydığı benimse en sevdiğim şiiri dir Ağa Camii.Burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,Yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor.Yasin süresinin şu ayetlleri geldi aklıma bu dizelerle.
Hem önlerinden bir set, hem arkalarından bir set çekmişiz ve kendilerini sarmışızdır; artık baksalar da görmezler.
Onları uyarsan da uyarmasan da farketmez, inanmazlar.
Rabbim bizi bu duruma düşmekten korusun
Defalarca okunması ve üzerinde düşünülmesi gereken bir şiir.
Mehmet Ali KÜRÜN
Havsalam almıyordu bu hazin hali önce
Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;
Allahımın ismini daha çok candan andım.Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!
Böyle sokaklarda ki, anası can verirken,
Işıklı kahvelerde kendi öz evladı var...
Böyle sokaklarda ki, çamurlu kaldırımlar,
En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini,
Üstünde orospular yükseltiyor sesini.
Burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,
Yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor.
Kendi elemim gibi anlıyorum ben bunu,
Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu
Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen
Bir teselli bulurdun ruhumu görebilsen!
Ey bu caminin ruhu: Bize mucize göster
Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer
Bir gün harap olmazsa Türkün kılıç kınıyla,
Baştan başa tutuşsun göklerin yangınıyla!
Nazım Hikmet
Nazım'ın yoksaydığı benimse en sevdiğim şiiri dir Ağa Camii.Burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,Yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor.Yasin süresinin şu ayetlleri geldi aklıma bu dizelerle.
Hem önlerinden bir set, hem arkalarından bir set çekmişiz ve kendilerini sarmışızdır; artık baksalar da görmezler.
Onları uyarsan da uyarmasan da farketmez, inanmazlar.
Rabbim bizi bu duruma düşmekten korusun
Defalarca okunması ve üzerinde düşünülmesi gereken bir şiir.
Mehmet Ali KÜRÜN
Etiketler:
ağa cami,
nazım hikmet,
vay hallerine,
yasin suresi ayetlerinden
22 Şubat 2010 Pazartesi
LİLİ YAR SEZAİ KARAKOÇ
LİLİYAR
Bu kuklaların kukla olmadığı besbelli
Ne söyledilerse tıpıtıpına gerçek besbelli
Altın saçlarını yana atışı yok mu Lilinin
Lilinin yağdan kıl çekercesine inanışı
Lilinin yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu
Kuklalar titremesin ne yapsın
Adam konuşmasını bilmezse ne yapsın
Kuklaların kukla olmadığı besbelli
Lilinin çekip gideceği besbelli
Lilinin dönüp geleceği besbelli
Ekmek ha bakkalın olmuş ha Cabaret de Paris´nin
Sen herhangi bir ekmek yiyeceksin işte Lili
Ekmek ne kadar Allahınsa Lili de o kadar Allahın Lili
Yüzün ruhun kadar aydınlık ya Lili
Gönlün soğuk sular güzel aynalar gibi ya Lili
Anladın ya kutunun içinden çıkan mendil
Olamaz Üsküdardan geçeriken bulduğun mendil
-Bizi bırakıp nereye gidiyorsun Lili
Demek bizi bırakıp gidiyorsun Lili
Sen daima güzeller güzelini bulursun Lili
Sen istesen de taş yürekli olamazsın
Sen daima güzeller güzeli olursun Lili
Demek gideceksin arkana dönüp bakmayacaksın
Hangi kuş hangi şafakta ölecek görmeyeceksin
Öyleyse al bu kürkü bu veda kürkünü Lili
Tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü
Sen daima Sultanlar Sultanı olursun Lili
Demek sen gidiyorsun Lili
Bizi öpmeden mi gideceksin Lili
Lilinin güneşin altında duruşu yok mu
Perdeleri sıyırıp çirkin adamı burnundan yakalayışı yok mu
Eline bavulunu alışı yollara koyuluşu yok mu
Çirkin adamın güzel adam oluşu yok mu
Yaklaşıp onu saçlarından yakalayışı
Uzaklaşıp yollarda yol oluşu yok mu
Lilinin bir tavşan gibi koşuşu
Keklik gibi dönüp bakışı ve yıldırım gibi koşuşu yok mu
Adam da tam o zaman kapıdan çıkmaz mı dışarı
Lilinin adamın boynuna çocukça ve çılgınca atılışı yok mu
Ben konuşmasını bilmem Lili
SEZAİ KARAKOÇ
EVET BEN KONUŞMASINI BİLMEM 'LİLİ YAR' BEN SUSMASINI VE AĞLAMASINI BİLİRİM İÇİN İÇİN VE AH ETMESİNİ.YAZARIM AYRICA ARA SIRA VE OKURUM DELİCESİNE ANLAMAK İÇİN DÜNYAYI VE LİLİYİ.
MEHMET ALİ KÜRÜN
18 Şubat 2010 Perşembe
ÜSTAD NECİP FAZIL KISAKÜREK
Akmayan yaşlarla sıcacık yüzün;
Yavrum,bugün seni pek ölgün gördüm
Gözünde bir küçük noktadır hüzün,Neşeni ne bugün, ne de dün gördüm.
Eğri dallar gibi halsiz, yorgunsun,
Birikmiş sulardan daha durgunsun,
Görünmez bıçakla içten vurgunsun,
Seni öz yurdunda bir sürgün gördüm.
Geçti bir cenaze peşinde ömrüm;
Bilemem, vardığın neresi, bugün?
Her gün yürüdüğün kadar yürüdün,
Arkasından kendi ölünün; gördüm.
Necip Fazıl Kısakürek
15 Şubat 2010 Pazartesi
MEŞA SELİMOVİÇ DERVİŞ VE ÖLÜM
Benim bulacağım dil, ne daha iyi, ne daha geniş ifade imkanlarına sahip, ne de daha zengin ve zarif olacaktı.Ben elime ve gönlüme öyle uygun bir dil bulmalıydım ki o,içimde kopan fırtınaları ifade edebilecek kapasitede olsun.Ne aradığımı tam olarak bilemiyordum, yalnız nasıl bir dil olması gerektiğini seziyordum .Bulduğum zaman ne aradığımı tam olarak bilecektim, diyor Meşa Selimoviç Derviş ve Ölümün önsüzünde ve devam ediyor
Şimdi ben neyim? Ödlek bir kardeş mi, yoksa inançsız bir derviş miyim? İnsanlara olan sevgimi mi yitirdim , yoksa inancım mı zayıfladı?İnsan şeklini mi, inancını mı ,yoksa ikisini birden mi yitirdim ben?
Ve bu sorgularla kilitliyor beni Derviş ve Ölüme.
Kardeşini kaybettikten sonra yaşamış olduğu iç çelişki ve karmaşıklığı bir nebze olsun anlatabilmek için kaleme alınan bir yaşam öyküsü.Bazen cümlelerin çok uzadığını gereksiz ayrıntılara girildiğini düşündürse de bir bütün olarak değerlendirildiğinde okunması gereken bir kitap olarak bakabiliriz
Evet Derviş ve Ölümde Meşa Selimoviç’in ilgi çekici sözcükleri ve yine üzerinde düşünülmesi gereken felsefi cümleleri var.Bunlardan bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum.
Yaşım kırk.İnsan ömrünün en kötü çağı bu.Arzulayabilmek için henüz genç,arzuladıklarımızı gerçekleştirebilmek için ise yaşlanmış sayılırız.
Otuz yaş gençliği hiçbir şeyden hatta kendinden bile korkmayan bir gençliktir.
İnsan demek değişim demektir.Kötülük belirdiğinde ,vicdanın sesini dinlemez olur..
(Bu söz üzerine yazmış olduğum bir yazıyı en kısa zamanda sizlerle paylaşmak istiyorum sevgili kitap dostları)
İnsan hiçbir vakit emin olduğunu ve geçmiş olan bir şeyin öldüğünü düşünmemelidir.*
Hiçbir şey söylenmiş olmasa bile kadınlar ,kendilerine aşık olanları anlarlar.
Doğumda ebe ne kadar gerekliyse karar verirken de bir dostun yakınlığı o kadar gereklidir
Ve beklide kitabın beni en etkileyen ve üzerinde düşündüren cümlelerini paylaşmak istiyorum
İnsan ağaç değildir.İnsanın mutsuzluğu bağlılıktır.Bağlılık insanın cesaretini yok eder, kendine güvenini azaltır.Bir yere bağlanmakla insan ,uygun olmayanlar dahil ,bütün şartları kabul etmiş ve kendisini bekleyen belirsizlikle kendi kendini korkutmuş olur.Değişiklik ona terk etmek elde ettiklerini yitirmek gibi görünür .İşgal ettiği yerlere gelip başkasının yerleşeceğini kendisinin de her şeye yeniden başlamak zorunda kalacağını sanır.Aynı yerde kaldıkça ya katlanır,ya saldırır.
AMA NEREYE NASIL GİDEBİLİR İNSAN .
EVET BENDE ŞİMDİ SİZLERE SORUYORUM NEREYE NASIL GİDEBİLİR İNSAN..
Mehmet Ali KÜRÜN
Etiketler:
derviş ve ölüm,
kadınlar,
meşa selimoviç,
nerey nasıl gider insan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






